Bülten 26: Her şeyi bilmenin anlamı var mı?
Kural şu: Aldığınız notun yanına kendinizden bir cümle yazamıyorsanız, o bilgi size yeterince anlamlı gelmemiş demektir. Atın gitsin. Lazım olursa zaten bulursunuz.
Geçen sayıda bültenin yönünü değiştirdiğimi söylemiş, bundan sonra bilmek — anlamak — ifade etmek üçlüsü etrafında dolaşacağımızı yazmıştım. Bugün şunu konuşacağız: Bilmek adımında ne oluyor? Diğer bir deyişle "her şeyi yakala ve kaydet" söylemini masaya yatıracağız.
Yıllardır not alıyorum. Notlarımdan sürekli "iş" çıkarıyorum: Yazılar, video metinleri, iş planları, kompleks projelerin stratejik planları. Otuz yılı aşkın bir süreyi kapsayan bir arşivim var — dosyalar, klasörler, e-posta ekleri, web'den kesilmiş yazılar, altı çizilmiş kitap sayfaları, ayrı programlara dağılmış binlerce satır. Bu birikimi bir zenginlik olarak görmeyi severim. Ama geçenlerde kendime dürüst bir soru sordum: bunların ne kadarını gerçekten biliyorum?
Cevap hoşuma gitmedi.
Kendi kurduğum denklem
Bülten 11'de şöyle bir eşitlik kurmuştum: bilmek = not almak = hatırlamak. Bir kitaptan not alırsınız, önemli satırları ayıklarsınız, dijital bir ortama koyup aranabilir hale getirirsiniz — böylece o konuyu artık (büyük ölçüde) bildiğinizi varsayabiliriz.
Bu görüşün bugün de arkasındayım. Ama madem savunuyorum, sonuna kadar götürmem lazım. Çünkü eşitlik doğruysa, "her şeyi kaydet" demek "her şeyi bil" demektir. Ve o zaman akla şu soru gelir:
Her şeyi bilmenin anlamı var mı?
Bu soruyu sorduğum anda içimden bir ses "tabii ki var, çok bilmek iyidir" dedi. Ama o ses, sorunun kolay yarısına cevap veriyordu. Zor yarısı şu: çok bilmek neye mal oluyor, ve karşılığında ne alıyoruz?
"Her şeyi yakala" hangi soruna çare?
Bir alışkanlığı anlamak için, doğduğu andaki derde bakmak gerekiyor.
Niklas Luhmann'ın Zettelkasten not alma sisteminde kullandığı kartlarını neden bu kadar titizlikle yazdığını düşünelim. Kırk yılda doksan bin kart — kulağa dev bir rakam gibi geliyor ama hesabını yaptığınızda günde altı kart ediyor. Bugün pek çok not alma meraklısının bir günde ürettiği not sayısından az.
İşin gerçeği şu: Luhmann böyle davranıyordu, çünkü not almamanın, yani katma değerli olduğunu düşündüğü bilgiyi sonradan kolayca erişebileceği bir yere kaydetmemenin maliyeti vardı. Her kart elle yazılıyor, notla ilgili tüm veri itinayla detaylandırılıyordu.
Onun döneminde bilgi çok değerliydi ve dolayısıyla kullanabileceği bir bilgiyi ya da bir kurgulamaya çalıştığı bir fikri destekleyecek bir düşünceyi kaçırmanın bedeli çok yüksekti. O kitap ya da dergiyi bulmak bazen kütüphaneye geri gitmek, bulduğu kaynaktaki ilgili sayfayı yeniden aramak gibi karmaşık süreçler içeriyordu. Dolayısıyla "işine yarayabilecek her şeyi kaydet" makul, hatta bazı vakalarda zorunlu bir davranıştı. Bulduğunu Yakala kuralı, gerçek bir soruna verilmiş dürüst bir cevaptı.
Şimdi kendimize soralım: Bu sorun hâlâ yerinde duruyor mu?
Durmuyor. Bugün aradığımız hemen her şeyi saniyeler içinde buluyoruz. Kaçırdığımız bir yazıyı, unuttuğumuz bir istatistiği, adını hatırlamadığımız bir kavramı yeniden bulmak anlık ve hemen her vakada bedava. Beş yıl önce, bu konuyu bir bülten haline getirmeden önce kaydetmek üzerine şöyle yazmışım: "Eskiden bilgiye ulaşmak zordu; artık değil."
Ama davranışımız değişmedi. Hâlâ yakalıyor, hâlâ kaydediyoruz, hâlâ "bir gün lazım olur" diyoruz. Kural, kendini yaratan sebepten daha uzun yaşadı.
Bu bana şunu düşündürüyor: bugün not alma araçlarıyla ilgili yaşadığımız tıkanmanın büyük kısmı, aslında ölmüş bir sorunun refleksini sürdürmemizden kaynaklanıyor.
Peki biriktirmek zararsız değil mi?
İşte burası önemli. Çünkü "artık gerekmiyor" demek, "ama zararı da yok" demeye çok yakın. Ve benim buna itirazım var: Biriktirmenin bir bedeli var, ve bu bedel görünmez olduğu için tehlikeli.
Bir bilgiyi kaydettiğinizde onunla adeta bir sözleşme imzalıyorsunuz: bunu bir gün işleyeceğim sonra da kullanacağım. Bu söz zihninizin bir yerinde duruyor. Bir tane olsa mesele değil. Ama yüzlerce, binlerce işlenmemiş not, kullanılmamış halde, zihninizin arkasında sürekli artan bir borç gibi büyüyor. "Şu notlara bir bakmam lazım" hissi hiç kapanmıyor.
Bunu Bülten 8'de ikinci beyin kavramını tartışırken de yazmışım:
"İnsan böyle bir sisteme sahip olunca, yani ikinci bir beyne güvenmeye başladığında olur olmaz bir çok şeyi 'nasıl olsa bir gün kullanırım' bakış açısıyla toplamaya başlıyor. Zamanla neden sakladığınızı dahi hatırlamadığınız bir bilgi karmaşasına doğru sürükleniyorsunuz. Bu da zamanla sizi sahip olduğunuz sistemden soğutuyor."
O zaman bunu bir gözlem olarak yazmıştım. Şimdi daha iddialı bir şey söylemek istiyorum: biriktirmek, sadece anlamayı sağlamamakla kalmıyor, anlamayı zorlaştırıyor.
Çünkü yığın büyüdükçe neyin önemli olduğu görünmez hale gelmeye başlıyor. Eğer toplamda elli adet notunuz varsa hangisinin sizi gerçekten ilgilendirdiğini bilirsiniz. Beş bin notunuz varsa bilemezsiniz — ve o noktada arşiviniz size hizmet eden bir şey olmaktan çıkıp, zamanla görmek dahi istemediğiniz, hatta varlığı karşısında suçluluk duyduğunuz bir yüke dönüşüyor.
O "soğuma" hissi lafın gelişi değil; anketimizde sonuç net. Anketi açık bıraktığım için yanıtlar gelmeye devam etti, bugün 109'a ulaştı — ve not alanların yaklaşık altıda biri "yazıyor, sonra yazdıklarımdan sıkılıyor, hatta onlardan hiç hoşlanmıyorum" diyor.
Ama asıl ilginç olan başka bir yerde. Aynı ankette not alanların yarıdan fazlası notlarına istediği zaman kolayca ulaşabildiğini söylüyor. Yani erişim tarafı büyük ölçüde çözülmüş durumda; kimse "notlarımı bulamıyorum" diye ağlamıyor artık.
Buna karşılık aynı insanların:
- yaklaşık %37'si aldığı notları sonradan unutuyor — var olduklarını bile hatırlamıyor
- %40'ı benzer konudaki notlarını birbiriyle ilişkilendiremiyor
- dörtte biri "o kadar çok alıyorum ki zamanla faydasız bir karmaşaya dönüşüyor" diyor
Ve "sizi en çok zorlayan konu ne" diye sorduğumda birinci sırada çıkan yanıt şu: notlarım düzensiz ve karmaşık (%60).
Yani notlarımıza ulaşabiliyoruz ama onları hatırlamıyor, birbirine bağlayamıyor ve yığın büyüdükçe onlardan soğuyoruz. Yani sorun artık erişim değil. Sistem var, hatta çalışıyor — ama yanlış şeyi çözüyor.
Yerine ne koyacağız?
Buraya kadar okuyup "tamam da, ne yapalım, hiç mi not almayalım?" diye düşünüyorsanız haklısınız — yıkmak kolay, yerine bir şey koymak zor.
Ama şuna dikkat: yerine koyacağım şey bir kural değil. "Günde en fazla şu kadar not al" gibi bir sayı vermeyeceğim, çünkü o da tıpkı eleştirdiğim yaklaşım gibi herkese aynı reçeteyi yazmak olurdu. Onun yerine bir test öneriyorum. Bir bilgiyle karşılaştığınızda kendinize soracağınız tek şey:
Aldığın notun yanına kendinden bir cümle yazabiliyor musun?
Kritik kelime "kendinden". Cümlenin uzun ya da parlak olması gerekmiyor; içinde kaynakta olmayan bir şey olması gerekiyor.
Birkaç örnek vereyim. Şunlar testimizi geçer (yani o not saklanmaya değer bir nottur):
- "Bu iki yaklaşımın farkı verimlilik." — yani bilgiyi kendi çerçevenize oturtmuşsunuz
- "Bu neden böyle olsun ki?" — aldığınız notla ilgili bir soru sorma ihtiyacı hissettiniz, yani sizde bir boşluk yarattı
- "Bu, geçen ay okuduğum şeyle çelişiyor." — notla ciddi bir bağ kurmuşsunuz, çelişkiyi görebiliyorsunuz
Şunlar ise testi geçmez:
- "Önemli."
- "Buna sonra bakarım."
- "Bunu düşünmem lazım."
Aradaki fark şu: ilk grup bilginin kendisi hakkında ve işi şimdi yapıyor. İkinci grup sadece ileride ne yapacağınıza dair bir niyet bildiriyor — yani işi erteliyor. Ve yığını büyüten tam olarak o ikinci gruptur; çünkü her "sonra bakarım" bir borç, ve o borçlar birikiyor.
Düz bir özet de bizim testimizi geçmez bu arada. Kaynağın söylediğini biraz kısaltıp geri yazmak kendinizden bir şey koymak değildir — üstelik bugün onu sizin yerinize bir yapay zekâ da yazabilir.
Kural şu: Aldığınız notun yanına kendinizden bir cümle yazamıyorsanız, o bilgi size yeterince anlamlı gelmemiş demektir. Atın gitsin. Lazım olursa zaten bulursunuz.
Bu testin güzel tarafı, size hiçbir şey öğretmek zorunda olmaması. Zaten bildiğiniz bir şeyi ölçüyor: Bu bilgiyle aranızda canlı bir bağ var mı, yok mu.
Somut bir örnek vereyim. Yıllar önce elektrikli motorlarla içten yanmalı motorlar arasındaki temel farkı okudum ve o bilgiyi kaydettim. Ama onu kaydetmemin sebebi "otomotivle ilgili, lazım olur" değildi. Kafamda zaten net bir soru vardı: bu iki motor gerçekten hangi boyutuyla ayrılıyor? Bilgi o sorunun cevabıydı: Verim. İçten yanmalı bir motor ortalama %25 verimle çalışırken tipik bir elektrik motoru %95-100 arası verimle çalışıyordu.
Bu not orada ölmedi — yıllar içinde büyüdü, başka bilgi ve sorulara bağlandı, sonunda elektrikli araçların sektörü nasıl değiştireceğine dair bir eğitim programına dönüştü. Mesleğimde bana yardımcı oldu.
Aynı yıllarda kaydettiğim yüzlerce "ilginç" başka şey ise hiçbir yere gitmedi. Aralarındaki tek fark, birinin net bir soruya bağlı doğmuş olmasıydı.
Dürüst olayım: bu testin zayıf noktası, kapıyı sizin tutuyor olmanız. Kendinize karşı gevşek davranırsanız her şeye bir cümle uydurabilirsiniz — ve o zaman filtre çöker, yakaladığınız her şey yine içeri girer. Bunun kolay bir açıklaması yok; ama şu var: Filtreyi uygularken kaytardığınızı genellikle bilirsiniz. İlerleyen zamanlarda bu filtrenin ince ayarı üzerine yazmaya devam edeceğim.
Peki AI (yapay zekâ) bu tabloyu değiştirmiyor mu?
Değiştiriyor — ama sandığımız yönde değil.
Bilgiyi bulup yakalamak artık neredeyse bedava. Bir yazıyı okumadan özetletebiliyor, kilit noktalarını çıkartabiliyor, notlarınıza ekletebiliyorsunuz. "Yakala" adımı iş olmaktan çıktı.
O zaman şu soru kaçınılmaz: yakalamayı AI yapıyorsa bize ne kalıyor?
İş bölümü şöyle: AI bulmayı, yakalamayı ve hafızayı devralır; ama anlamayı devredemeyiz.
Erişim, hız, hatasız arama, listeleme, unutmama — hepsi hafıza işi, ve AI bunları bizden iyi yapar. Devredin, hiç tereddüt etmeyin. Ama neyi toplayacağınıza karar vermeyi devretmeyin. Çünkü o karar zaten anlama işinin ilk adımı. "Bunu not alıyorum çünkü bana şunu düşündürdü" cümlesini sizin yerinize kimse kuramaz.
Yani AI, not almadan önce kullandığımız filtreyi gereksizleştirmiyor. Tam tersine: yakalamak kolaylaştıkça bu filtre daha kritik hale geliyor. Elbette not almak anlama evresinin tamamı değil, ama en azından öncüsü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Not almadığınız bir konuyu ne hatırlayabilir ne de anlayabiliriz.
Bir dipnot: Aynı test başka bir yerde
Bunu yazarken fark ettim ki aynı testi geçenlerde bambaşka bir yerde de kullanmışım. Kendi not arşivimi yeniden düzenlerken birkaç etiket listesi yapmıştım. Aralarında "dönüşüm" diye bir başlık vardı. Kulağa doğru geliyor, yazdıklarıma da yakışıyordu. Sonra oturup dönüşüm nedir, ben bununla neyi kastediyorum diye bir cümle yazmaya kalktım; satır boş kaldı. Demek ki gerçek bir tema değildi; tema sesi veren hoş ama boş bir kelimeydi. Fazla klişe, fazla jenerikti. Test, sahte bir bağlantıyı daha oluşmadan engelledi.
Bir bilginin yanına soru yazamamakla, bir etiketin adını cümleye dökememek arasında bir akrabalık var. İkisi de aynı şeyi söylüyor: bir şey ancak sizi ifadeye zorluyorsa yerini hak ediyor.
Bu sayıda söylemek istediğim bu kadar. Bir sonraki sayıda kendi arşivimi yeniden kurarken yaşadıklarımı anlatacağım — çünkü bu sayıda konuştuğumuz ilkeyi bu anlamda test edince ummadığım bir yere vardım.
Her şeyi bilmenin anlamı var mı sorusuyla ilgili geri bildirimlerinizi beklerim.
Selam ve sevgilerimle,
Yalçın Arsan — Ağustos 2026